Текст к уроку №28. Практикуем субъективное прошедшее время на miş в турецком языке

Nergis

nergis-прошедшее-время-на-miş

Nergis: Bu çiçek adını eski bir Yunan efsanesinden alıyor.

Efsaneye göre Eko adında bir peri kızı bir gün bir avcı görmüş ve ona hemen âşık olmuş, çünkü Narkissos adlı avcı çok yakışıklıymış. Ancak Narkissos Eko'nun aşkına karşılık vermemiş. Eko bu durum karşısında üzüntüden günden güne erimiş, bir deri bir kemik kalmış ve ölmüş.
Olimpos Dağı'ndaki tanrılar Narkissos'a çok kızmışlar ve onu cezalandırmaya karar vermişler.
Günlerden bir gün Narkissos avda susamış ve bir su kenarına gelmiş. Su içmek için eğilmiş ama suda kendi yüzünü görmüş. Kendi güzelliği karşısında adeta büyülenmiş, öylece kalakalmış. O güzel vücudu da nergis çiçeklerine dönüşmüş.

Sorular:

1. Eko bir peri kızı mıymış?
2. Tanrılar Narkissos'u Olimpos Dağı'nda cezalandırmış mı?
3. Eko Narkissos'un aşkını reddetmiş mi?
4. Narkissos suyu içebilmiş mi?

Dün ne yaptım?

Dün sabah çok erken kalktım. Odanın penceresini açtım ve dışarı baktım. Hava çok güzeldi. Elimi yüzümü yıkadım, tıraş oldum. Eşofmanımı giydim ve karşıdaki parka gittim. O sabah park çok sessizdi. Sadece kuşların sesi vardı. Derin bir nefes aldım, burnuma çiçek kokuları geldi. Yaklaşık bir saat parkta yürüyüş yaptım. Sonra eve döndüm. Güzel bir kahvaltı yaptım. Daha sonra işe gittim.

Ah Tamara

Efsaneye göre, bugün Van Gölü'ndeki Akdamar adasında çok eskiden bir babayla kızı yalnız yaşıyorlarmış. Tamara çok güzel bir kızmış, ama babası onu bu adada herkesten uzak tutuyormuş.
Adanın karşısındaki köylerin delikanlılarından biri bir gün çok merak etmiş, adaya yüzmüş. Delikanlı kıyıya çıkmış ve çok geçmeden Tamara'yla karşılaşmış. İki genç göz göze gelmişler ve birbirlerine âşık olmuşlar.

прошедшее-время-на-miş

O günden sonra genç kız her gece kıyıda ateş yakıyormuş, delikanlı da ateşe doğru yüzüyor, kıyıya çıkıyor ve Tamara'yla gizli gizli buluşuyormuş ama kızın babası bu durumu fark etmiş ve bu görüşmeleri engellemeye karar vermiş.

Bir gece Tamara ateş yakmak için tam kıyıya inecekmiş ama birden hava bozmuş, fırtına başlamış. Tamara bu havada gölde yüzmek tehlikeli olur diye ateş yakmaktan vazgeçmiş. Ama babası kızından habersiz kıyıya gitmiş ve ateş yakmış. Delikanlı karşı kıyıdan ateşi görmüş ve fırtınaya hiç aldırmadan kendini göle atmış. Fakat Tamara'nın babası ateşi bir süre sonra söndürmüş.

Delikanlı artık fırtınalı havada ve karanlıkta yüzüyormuş, bu nedenle yönünü kaybetmiş. Bir türlü kıyıya çıkamıyormuş. Sonunda bütün gücü tükenmiş, ancak “Ah Tamara... Ah Tamara...” diyebiliyormuş. Tamara bunu duymuş ve hemen kıyıya koşmuş ama artık çok geçmiş, sevgilisinin sesini duyamıyormuş. Tamara durumu anlamış ve o da kendisini gölün soğuk sularına bırakmış.
O günden sonra insanlar bu adaya “Ah Tamara” adası demişler. Bu ad zamanla değişmiş, “Akdamar” olmuş.

Yıldız yağmuru

Adam: Alo! Canım merhaba. Gazetede bir haber var. Bu gece yıldız
yağmuru olacakmış!
Kadın: Merhaba. Yıldız yağmuru mu?
Adam: Evet, çok ilginç değil mi? Gece yarısından sonra başlayacakmış.
Kadın: Hıı!
Adam: Hatta Ankara üniversitesi Gözlemevinde bir etkinlik düzenliyormuş.
Kadın: Öyle miymiş?!
Adam: Evet, hem de bu etkinlik ücretsizmiş!
Kadın: Ya, ne hoş!
Adam: Etkinlik programı da şöyleymiş…
Kadın: Ya, hı hı.
Adam: Hayatım, senin pek ilgini çekmedi galiba!
Kadın: Ne yalan söyleyeyim. Evet, yıldız yağmuru hiç ilgimi çekmedi.
Adam: Canım sen gelmek zorunda değilsin, ben yalnız giderim.
Kadın: Yok yok. Seni yalnız bırakmayayım. Kaçta başlıyormuş yıldız şovu?

Прослушайте аудиозапись диалога

Dedikodu için en uygun zaman

İngiliz bilim adamları 2000 kişi üzerinde “dedikodu” hakkında bir araştırma yapmış. Araştırmaya göre insanların dedikodu alışkanlıkları şöyle:

1. İnsanlar dedikodu için en çok pazartesi gününü ve saat 16.00'yı tercih
ediyor ve dedikoduların konusu çoğunlukla geçen hafta sonu oluyor.
2. İnsanların %97'si, sırf dedikodu olsun diye dedikodu yapıyor. %5'i ise kötü niyetle dedikodu yapıyor.
3. İnsanların %62'si boş zamanlarında dedikodu yapıyor.
4. İnsanlar dedikodularında önemli olayları değil ama magazin olaylarını konuşuyor.
5. En önemli dedikodu konusu arkadaşlar ve aile çevresi.
6. İnsanlar en çok iş yerinde, yemeklerde ve partilerde dedikodu yapıyor.
7. İnsanların %l7'si ilk randevuda dedikodu yapıyor.
8. Erkekler dedikoduyu kadınlardan daha çok seviyor.

По-вашему, выводы приведенные ниже правильные? Приведите ваши выводы.
1. İnsanların çoğu kötü niyetle dedikodu yapıyormuş.

Мой ответ
İnsanların çoğu sadece dedikodu olsun diye dedikodu yapıyor.

2. İnsanlar en çok iş yerindeki olaylar hakkında konuşuyormuş.

Мой ответ
İnsanlar daha çok hafta sonuyla, arkadaşlarıyla, aileleriyle ve magazin olaylarıyla ilgili dedikodu yapıyor.

3. Kadınlar dedikoduyu erkeklerden daha çok seviyormuş.

Мой ответ
Erkekler dedikoduyu kadınlardan daha çok seviyor.

4. İnsanlar uzun dedikoduları hafta sonuna saklıyormuş.

Мой ответ
İnsanlar uzun dedikoduları daha çok pazartesi günleri yapıyor.

İster inan, İster inanma

1. Günümüzde insan hayatı için üst sınır 120 yıl ama tıptaki gelişmeler sayesinde artık insanlar 150 yıl yaşayabilecekmiş. Yakın gelecekte bilim adamları kanser, AİDS gibi hastalıklara çare bulacakmış. Böylece insan ömrü uzayacakmış.

2. İngilizler trafik sorununun çözümünü göklerde bulmuş. Hava taksileri 2030 yılından sonra hizmete girecekmiş. Bu taksilerle 40 km. yolu 3-4 dakikalık bir zamanda gitmek mümkün olacakmış. Fiyatı da günümüz taksilerinden daha pahalı olmayacakmış. Ayrıca bu hava taksileri daha hızlı ve daha az gürültülüymüş.

3. Yakında köpek sahipleri, cep telefonlarından köpekleri ile ilgili mesaj alabilecekmiş. Bunun için telefona bir çip takmak yeterliymiş. Bu çip köpeklerin o anki durumunu yorumlayacak ve sahibine bilgi verecekmiş. Böylece kopeğin sahibi o anda onun köpeğinin psikolojik durumunu öğrenecekmiş.

Sezin ve Erol

Sezin: Biliyor musun, Mine tatile çıkmış.
Erol: Öyle mi? Hiç haberim yoktu. Nereye gitmiş?
Sezin: Çıralı'ya. Oraya bayılıyor Mine.
Erol: Ben hiç gitmedim. Gerçekten güzel miymiş?
Sezin: Ben de daha önce hiç Çıralı'ya gitmedim ama Mine'den çok dinledim. Mine'nin söylediğine göre, Çıralı'nın pek çok tarihi ve doğal güzelliği var. M.Ö. Ⅱ. yüzyılda kurulmuş. Pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış. Havası ve denizi harikaymış. Kumsalları da çok güzelmiş.
Erol: Peki güzel oteller var mıymış?
Sezin: Oranın doğal atmosferini bozmamak için çok fazla otel yapmamışlar. Daha çok ağaçtan evler varmış.
Erol: Evler ağaçtan mıymış?
Sezin: Evet, çok farklı değil mi? Mine'ye göre bu evlerde kalmak lüks otellerde kalmaktan daha keyifliymiş. Evler ormanlık bir alandaymış. Gürültüden uzakta, doğal bir ortamda düşünsene, sence de harika değil mi?

Bu arada ben de oraya gitmiştim :)

Sorular:

1. Mine tatil için nereye gitmiş?
2. Tatil yerinde hava ve deniz nasılmış?
3. Erol Çıralı hakkında ne düşünüyor?
4. Çıralı'nın önemli özellikleri nelermiş?

Anadolu’nun Romeo ve Juliette’i

Hero ve Leandros

Eski zamanlarda Çanakkale Boğazı'nın iki yakasında karşı karşıya iki şehir varmış. Avrupa yakasındaki şehrin adı Sestes. Anadolu yakasındakinin adı Abydos’muş.

Sestes şehrinde Hero adında çok güzel bir kız yaşıyormuş. O bir rahibe ve sarayından dışarıya hiç çıkmıyormuş. Çünkü o henüz doğmadan önce bazı kahinler annesine “Kızınız doğduktan sonra onu asla dışarıya çıkarmayın, çünkü dışarıda onun başına birçok kötülük gelecek ve kızınız ölecek.” demiş. Bu yüzden Hero doğduktan sonra hiç dışarıya çıkmamış, sürekli sarayda yaşamış.

Bir ilkbahar günü bütün insanlar sokaklarda şenlikler yapıyor ve herkes şehirdeki büyük tapınakları ziyarete gidiyormuş. Hero ilk kez bu kutlamalara katılmak istemiş. Bunun için uzun süre planlar yapmış. Kutlama günü, yanında ddısını da almış ve gizlice saraydan çıkmış.

Matematik sınavı

Dört üniversite öğrencisi bir sabah çok geç kalkmışlar. O gün matematik sınavı varmış ama sınavı kaçırmışlar. Sınavdan sonra öğretmenlerinin yanına gitmişler ve “Otobüsün lastiği patladı. Bunun için geç kaldık hocam. Lütfen bizi tekrar sınav yapın.” demişler. Öğretmen kabul etmiş ve “Tamam, iki gün sonra sizi sınav yapacağım.” demiş. Sınav günü öğrencilerin her birini de sınıfın farklı köşelerine oturtmuş ve sınav kağıtlarını dağıtmış. Sınavında beş soru varmış ve geçmek için en az 50 almak gerekiyormuş. Öğrenciler için sınavın ilk dört sorusu çok kolaymış ve her biri 10 puanlık bir soruymuş. İkinci sayfadaki beşinci soru ise altmış puanmış ve soru şöyleymiş: “Otobüsün hangi lastiği patladı?”

Röportaj

Gazeteci: Salih Bey, sanat hayatınıza nasıl başladınız?
Salih Saygın: Babam tiyatrocu. Bunun için sanat yaşamım aile içinde başladı. Ben de bir sanatçı olmayı hayal ediyordum. İlkokul beşinci sınıftayken Radyo Çocuk Kulübü'nde dublaj çalışmalarına başladım.
Gazeteci: Yani, daha önce seslendirme sanatçısıydınız (актер озвучивания).
Salih Saygın: Evet. Pek çok dizi ve filmde seslendirme yaptım.
Brad Pitt, Tom Cruise gibi sanatçıları seslendirdim.
Gazeteci: Peki tiyatro?
Salih Saygın: İlkokuldayken seslendirme ile birlikte tiyatro da yapıyordum. Daha sonra konservatuara girdim ve orada okudum.
Gazeteci: Hangi oyunlarda rol aldınız?
Salih Saygın: Okuldan sonra Devlet Tiyatrosu'nun sınavlarını kazandım ve Eskişehir’de işe başladım. Oradaki pek çok oyunda rol aldım. Ancak sonra İstanbul'a geldim ve tiyatrodan ayrıldım.
Gazeteci: Sanırım sonra televizyon dizileri ve sinemaya geçtiniz.
Salih Saygın: Hayır, aslında önce radyo programcılığı yaptım. Ses Fm'in genel yayın yönetmeniydim. Ancak elbette oyunculuktan vazgeçmedim. Televizyon dizilerinde ve sinemada çeşitli roller aldım. En son ·Ay Işığı" adlı filmde baş rol oynadım.
Gazeteci: Peki yeni projeleriniz var mı?
Salih Saygın: Evet. «Şöhret Tutkusu» adlı bir film projemiz var. Bu filmde genç ve zengin bir iş adamını canlandıracağım. Daha sonra da eski Türk filmleri ile ilgili bir çalışma yapacağım ama şimdilik bir sır.
Gazeteci: Teşekkür ederim Salih Bey. Çalışmalarınızda basarılar dilerim.
Salih Saygın: Ben teşekkür ederim.

Yeni komşu

Canan: Apartmana yeni bir aile taşınmış, duydun mu?
Hülya: Hangi daireye taşınmışlar?
Canan: Aysel Hanım’ın evinin karşısında boş bir daire vardı. Ev sahibi 1,5 yıl önce vefat etmiş. Ev sahibinin çocukları da evi satmış.
Hülya: Peki kimler taşınmış? Nasıl bir aileymiş?
Canan: Ben fazla bir şey bilmiyorum fakat Aysel Hanım’dan duydum, adam emekli edebiyat öğretmeniymiş. Eşi de ev hanımıymış. İki kızları varmış.
Hülya: Kızları kaç yaşındaymış?
Canan: Yaşlarını bilmiyorum. Bir tanesi üniversite son sınıfta öğrenciymiş. Diğeri geçen yıl hukuk fakültesini bitirmiş. Şimdi özel bir firmada avukatmış.
Hülya: Acaba büyük kızı kaç yaşındaymış? Biliyorsun benim oğlumun askerliği bitti, evlenmek istiyor. Canan: Onu bilmiyorum, Aysel Hanım’a soralım o bilir. (Telefonla Aysel Hanım’ı ararlar.)
Canan: Aysel Hanım nasılsın?
Aysel: İyiyim Canancığım, sen nasılsın?
Canan: Ben de iyiyim. Hülya ile oturuyoruz. Sen de gel bir kahve içelim.
Aysel: Tamam, geliyorum.…
Aysel: Nasılsın Hülyacığım?
Hülya: İyiyim Aysel Hanım. Sen nasılsın, çocuklar nasıl?
Aysel: Eski tas eski hamam, yani her şey aynı.
Hülya: Yeni bir komşun olmuş, Canan söyledi.
Aysel: Evet, geçen hafta emekli bir öğretmen ve ailesi taşındı. Ankara’dan gelmişler.
Hülya: İki tane kızları varmış.
Aysel: Evet, büyük kızı senin oğlunla aynı yaşta.
Hülya: Aysel Abla, bir gün yeni komşularımızı ziyarete gidelim ve tanışalım mı?
Aysel: Olur Hülyacığım, gidelim.

Rüya

Nasreddin Hoca bir gün sabah çok erken saatte kalkmış ve çalışmaya başlamış. Öğlene kadar çalışmış. Öğlen karnı acıkmış ve “Şu ağacın gölgesinde yemeğimi yiyeyim.” diye düşünmüş. Yemeğini yedikten sonra uykusu gelmiş. “Biraz dinleneyim, sonra çalışayım.” diye düşünmüş ve uykuya dalmış. Rüyasında ak sakallı bir evliya görmüş. Evliyanın elinde yüz altın varmış. Altınları birer birer Nasreddin Hoca’ya vermiş. Bir, iki, üç…, doksan, doksan bir…, doksan dokuz… Ama yüzüncü altını vermemiş. Nasreddin Hoca “Yüzüncü altını niye vermiyorsun, haydi yüzüncü altını da ver!” demiş. Tam o anda uyanmış ve ellerine bakmış. Elleri bomboşmuş! Nasreddin Hoca tekrar yatmış, gözlerini sıkı sıkı kapamış ve “Tamam doksan dokuz olsun!” demiş.

Sınıf dedikodusu

Olga: Sınıfa yeni bir öğrenci gelmiş, duydun mu?
Aysun: Hayır duymadım, sana kim söyledi?
Olga: Bana Hasan söyledi.
Aysun: O kimden duymuş?
Olga: Ona da Necat söylemiş.
Aysun: Nasıl biriymiş?
Olga: Çok güzel bir kızmış, 22 yaşındaymış. Tunus’tan gelmiş.
Aysun: Türkiye’de mi okumak istiyormuş?
Olga: Üniversiteyi bitirmiş, Türkiye’de yüksek lisans yapmak istiyormuş.
Aysun: Hangi bölümden mezunmuş?
Olga: Tıp bitirmiş. İstanbul Üniversitesinde yüksek lisans yapmak istiyormuş.
Aysun: Dersten sonra onu yemeğe çağıralım mı?
Olga: Bence iyi fikir, tanışmış oluruz. Nereye gidelim?
Aysun: Sultanahmet’e köfte yemeye gidelim.
Olga: Tamam, anlaştık.

Aşağıdaki soruları metne göre cevaplayalım
Давайте ответим на вопросы ниже, в соответствии с текстом

1. Sınıftaki yeni öğrenci kimmiş?
2. Yeni öğrenci Türkiye’ye niçin gelmiş?
3. Aysun’un aklına ne gelmiş?
4. Yeni öğrenci nereden mezun olmuş?

Keloğlan ve sihirli tas

Bir varmış, bir yokmuş. Keloğlan diye yoksul bir çocukcağız varmış. Keloğlan’ın çok yaşlıca bir annesi varmış. Bir gün Keloğlan annesinden izin almış ve balık tutmaya gitmiş. Öğle vakti koskocaman bir balık tutmuş. Bu, çok güzel bir balıkmış. Keloğlan balığı temizlerken balığın karnında bir tas görmüş. Keloğlan tasa su doldurup balığı yıkamak istemiş. Tasa su doldurmuş, suyu balığın üzerine dökmüş fakat tastan su değil sapsarı altınlar akmış. Çocukcağız bu işe çok şaşırmış, “Bu tas galiba sihirli, hemen anacığıma haber vereyim.” demiş ve eve koşmuş. Tası annesine göstermiş. Sonra tasa defalarca su doldurmuş ve bu suyu boşaltmış. Böylece çok fazla altını olmuş.

Keloğlan bir gün bu altınlarla koskocaman bir saray yaptırmış ve o günden sonra padişah gibi yaşamaya başlamış. Bu hayat Keloğlan’ı şımartmış. Keloğlan’ın bu durumu annesini çok üzmüş. Annesi oğluna çok nasihat etmiş fakat Keloğlan yaşlı anacığının sözünü dinlememiş. Keloğlan bir gün daha çok altını olsun diye sihirli tasıyla ırmağın kenarına gelmiş. Irmaktan defalarca su almış ve çok fazla altını olmuş. Bu arada tas aniden suya düşmüş. Keloğlan tası yakalamak istemiş fakat o da suya düşmüş. Keloğlan zar zor yüzmüş ve kıyıya çıkmış. Fakat kıyıya geldiği zaman görmüş ki altınlar yok! Meğer hırsızlar Keloğlan’ın bütün altınını çalmış. Keloğlan çok üzülmüş çünkü hem sihirli tas hem de altınlar gitmiş.

Keloğlan annesinin yanına gitmiş, çok ağlamış. Annesi, Keloğlan’a “Üzülme çünkü o tas aslında senin değildi, sen o tası buldun. Zaten zenginlik de seni çok şımarttı. Sen o tası çok kolay elde ettin ve çok şımardın, değerini bilmedin. Hay’dan gelen Huy’a gider. Belki artık yine eski Keloğlan olursun.” demiş. Keloğlan, annesine hak vermiş ve bir daha sihirli tasla ilgili hiçbir şey söylememiş.

Altın saçlı kız

Bir varmış bir yokmuş, yemyeşil bir bahçede bembeyaz bir ev varmış. Bu evde al yanaklı, gül dudaklı bir kız varmış. Bu kızın adı Bukle’ymiş. Bukle, sabah saatlerce yumuşacık saçlarını tarayıp dökülen saç tellerini küçücük pembe ipek bir mendilde saklarmış. Bukle’nin evinin bahçesinde çeşit çeşit çiçek varmış. Bu çiçekler Bukle’nin annesi Menzile’nin çiçekleriymiş. Menzile’nin bir sırrı varmış. Bu sır, haftada bir kere, akşam vakti Bukle’nin bir saç telini bahçedeki bir çiçeğin üstüne koymak ve aynı çiçekten sabah bir altın almakmış.

Bir gün yaşlıca bir kadın, Menzile’nin bu sırrını öğrenmiş. Düşünmüş ve bir plan yapmış. Üzerine eski ve yırtık giysiler giymiş, eline yüzüne toprak sürmüş ve “zavallı kadın” kılığına girmiş. Menzile bu kadını görmüş ve “Zavallı kadıncağız, ona yardım edeyim.” diye düşünmüş. Kadını evinde birkaç gün misafir etmiş. Bukle’yle birlikte ona bakmışlar, yemekler yapmışlar. “Zavallı kadıncağız” da Menzile ve Bukle’ye “Şu dünyada yapayalnızım, hiç kimsem yok.” demiş. Menzile “Bizimle kalmak ister misin? Birbirimize arkadaş olalım.” demiş. Kadın kabul etmiş. Menzile kadına tertemiz elbiseler vermiş. Her sabah Bukle’nin saçlarını bu kadın taramış, bazı telleri Bukle’ye vermiş, bazı telleri kendisi için saklamış ve çiçeklerin üzerine koymuş. Sabahları da çiçeklerin üstünden altınları toplamış.

Bir gün kadının aklına bir fikir gelmiş. Bir gece Bukle uyurken kadın eline bir makas almış ve Bukle’nin upuzun sapsarı saçlarını kökünden kesmiş. O anda her saç teli bir yılan olmuş ve yılanlar kadının üstüne atlamış. Bu arada Bukle uyanmış ve yılanlara “Durun!” demiş. Ama kadın çok korkmuş. O kadar korkmuş ki bir daha hiç konuşmamış. Kadın aklını yitirmiş ve ömrünün sonuna kadar sokaklarda yaşamış. Bukle’nin saçları ise kısa sürede uzamış, eskisi gibi olmuş. Menzile ve Bukle ömürlerinin sonuna kadar bembeyaz evlerinde çiçekleriyle mutlu bir şekilde yaşamışlar ve bir daha yabancı birini evlerine almamışlar.

Eşeğin sözü

Bir gün Nasreddin Hoca’nın bir komşusu Hoca’nın kapısını çalmış. Nasreddin Hoca “Merhaba komşu. Nasılsın, iyi misin?” diye sormuş. Komşusu “Sağol Hocam, iyiyim.” diye cevap vermiş ve “Hocam, senden bir şey rica edeceğim, kasabaya gitmem lazım, eşeğini iki saat için bana verir misin?” diye sormuş. Nasreddin Hoca eşeğini komşusuna vermek istememiş ve “Ah komşucuğum, eşek evde değil.” diye cevap vermiş. Tam bu sırada eşek içeriden uzun uzun anırmış. Eşeğin sesini duyan komşu “Hocam, peki bu ses ne? Eşek evde ama sen bana yok mu diyorsun?” diye sormuş. Nasreddin Hoca komşusuna kızmış ve “Ayıp komşu, çok ayıp! Benim sözüme inanmıyorsun. Eşeğin sözüne mi inanıyorsun?” diye cevap vermiş.

Keçi

Bir gün küçük bir keçi sürüsünden ayrı otlamaya gitmiş. Hain kurt da zavallı hayvanı hemen görmüş ve “Heh, işte ağzıma layık bir lokma. Yaşasın!” demiş. Küçük keçi, hain kurdu görmüş ve kaçmak istemiş fakat kurttan kurtulamamış. Kendisine doğru yaklaşan hain kurda “Ne yapalım, demek kaderimizde sana yem olmak varmış kurt.” diye cevap vermiş. Kurt, küçük keçiye “Son bir isteğin var mı?” diye sormuş. Küçük keçi “Madem ölüm kapıya geldi, bari bana biraz kaval çal da neşeleneyim, mutlu öleyim.” diye cevap vermiş. Kurt, “Son isteği zavallının, bir kaval bulayım da çalayım.” diye düşünmüş. Bir kaval bulmuş ve çalmaya başlamış. Kurt çalmış, küçük keçi oynamış. Bu arada uzaktaki köpekler kavalın sesini duymuşlar. Koşa koşa kurdun yanına gelmişler ve kurdu kovalamışlar. Kurt keçinin onu kandırdığını anlamış ve “Keçi bana oyun oynadı.” diye bağırmış.

Azrail

Bir gün Azrail Temel’in yanına gelmiş ve “Ben senin canını almaya geldim. Artık vakit doldu, ölüm vaktin geldi.” demiş. Temel “Bana beş yıl daha süre ver, beş yıl sonra gel canımı al.” demiş. Azrail bunu kabul etmiş. Temel “Azrail havada beni bulamaz.” diye düşünmüş ve pilot olmuş. Beş yıl sonra Azrail, Temel’i bulmuş. “Beş yıl bitti, haydi artık gidelim.” demiş. Temel “Benim canımı almak istiyorsun fakat uçakta 300 yolcu var, onlara yazık, benim canımı şimdi alma.” demiş. Azrail “Bak Temel, hepiniz için uçak ayarlamak çok zordu, şimdi sözümü dinle ve benimle gel.” demiş.

Aşağıdaki soruları metne göre cevaplayalım

1. Azrail Temel’in yanına neden gelmiş?
2. Temel Azrail’e ne demiş?
3. Temel neden pilot olmuş?
4. Azrail ikinci defa gelmiş ve Temel’e ne demiş?

Zehirli süt

Çok eski zamanlarda “Lokman Hekim” diye bir adam varmış, bu adam hem doktor hem de eczacıymış. Bir gün Lokman Hekim’e bir adam gelmiş, “Lokman Hekim, ben çok hastayım, çok ağrım var, ne olur derdime bir çare bul.” demiş. Lokman Hekim “Senin hastalığının ilacı yok, öleceksin.” diye cevap vermiş.

Adam çok üzülmüş. Yanına bir at, bir köpek bir de tüfek almış ve dağlarda yaşamaya başlamış. Hastalığı her gün daha kötü olmuş. Bir gün dağda ineğiyle bir kadına rastlamış. Kadının yanında ineği varmış. Kadın “Hey! Hasta mısın, neyin var?” diye sormuş. Adam “Benim derdimin çaresi yok.” diye cevap vermiş. Kadın, adamın haline çok üzülmüş ve ona vermek için bir tasa biraz süt koymuş. Tam o arada bir yılan, tastaki sütten içmiş ve sütü zehirlemiş. Adam bunu görmüş ve “Şu tastaki zehirli sütü içeyim ve hemen öleyim, acılarım bitsin.” diye düşünmüş. Köylü kadın adama “O süt zehirli! Sakın o sütü içme!” diye bağırmış fakat adam kadını dinlememiş ve zehirli sütü içmiş. Bir süre sonra midesi bulanmış, kendini çok kötü hissetmiş. Ama sonra birdenbire iyileşmiş.

Adam hemen Lokman Hekim’in yanına gitmiş, “Lokman Hekim, ben hemen ölmek istedim ve zehirli süt içtim ama ölmedim, iyileştim.” demiş. Lokman Hekim “Senin ilacın bende değildi. Ben nasıl dağa çıkayım, sana dağ ineği bulayım, ondan süt sağayım ve o sütü yılana içirip sütü zehirleyeyim?” diye sormuş. Adam “Benim hastalığımın ilacı var mıydı?” diye sormuş. Lokman Hekim “Elbette vardı ama o ilaç bende değildi.” diye cevap vermiş.

Текст к уроку №27.
Текст к уроку №29.

Вернуться к уроку №28.

Читайте больше в разделе чтение на турецком языке

Рейтинг
( 1 оценка, среднее 5 из 5 )
Юлия Ященко/ автор статьи
Понравилась статья? Поделиться с друзьями:
ТУРКРУТ
Добавить комментарий

;-) :| :x :twisted: :smile: :shock: :sad: :roll: :razz: :oops: :o :mrgreen: :lol: :idea: :grin: :evil: :cry: :cool: :arrow: :???: :?: :!: